14 Ocak 2011 Cuma

Hepimiz susuyoruz..

Bugün hepimize bir şekilde sıkıntı veren bir konudan bahsedeceğim.. Aslında hepimiz derken özellikle kendi hemcinslerimi ve duyarlı bazı erkekleri kastediyorum.. Bugün twitter'da takip ettiğim kişilerden biri bir sayfa paylaştı.. "Bugün asla kabul edilemeyecek 27 reklam başlığı" altında.. "Hepsinin alası her gün yapılıyor" diye de not düşmüş.. Şöyle bir göz attım.. Tüylerim diken diken oldu ve hak verdim.. Bu reklamlarda kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel istismar, hayvanlara eziyet, ırkçılık vs her şey vardı.. En hafifi sigarayı öven reklamlar.. Diğerlerinin yanında bunlar çok ama çok masum.. İşte beni en çok rahatsız edenler..





 Bakmaya dayanamıyorum..





Günümüzde bu tarz reklamların bir kısmına şiddetle karşı çıkılıyor.. Ama hala alt metninde kadınları aşağılayan, sadece erkeklere seslenen seks içerikli reklamlar yok mu? Güzelliğin zekadan çok daha önemli olduğu her gün her gün başımıza kakılmıyor mu?.Eminim şovenist pek çok tip var aklına daha beter reklam projeleri gelen.. Bu ayrı bir konu ama gerçek hayatta da her gün yaşanmıyor mu bunlar.. Kadınlar ve çocuklar her gün şiddete, tacize, tecavüze maruz kalmıyorlar mı? Hayvalar da keza öyle.. Irkçılık değil mi ülkemizde ki insanalrı kürt, alevi, türk, ermeni diye ayırmak.


Hepsi ayrı ayrı insanın içini cız ettiriyor ama benim bugün aklıma özellikle takılan hemcinslerime ve çocuklara yöneltilmiş şiddet.. Hepimiz öyle ya da böyle yaşadık bunu.. En hafifi laf atma.. Küçük bir araştırma yapıldığında ortaya çıkan görüntü korkunç.. Mesela Türkiye'de kadınların %39'u fiziksel şiddet kurbanı.. Bu tabii ülkemize özgü bir durum değil.. Tüm Dünya'da;
  • Her üç kadından en az biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da farklı bir biçimde tacize uğramaktadır. Kadına kötü muamele eden kişilerse genelde kadının kendi ailesinden ya da tanıdığı insanların arasından çıkmaktadır.
  • Avrupa Konseyi, 16 - 44 yaş arası kadınların ölüm ve sakatlanmalarının ana sebebinin aile içi şiddet olduğunu ve bunun kanser ya da trafik kazalarındaki ölüm ve sakatlanma oranından çok daha fazla olduğunu beyan etmiştir.
  • Bugün cinsiyet yüzünden yapılan kürtaj ve doğum sonrası kız bebeklerin öldürülmeleri sonucunda "kaybolan" kadın sayısı 60 milyondan fazladır.
  • BM kadına yönelik şiddet özel raportörünün raporlarına göre 1999'da ABD'de aile içi şiddete maruz kalan kurbanların %85'ini kadınlar oluşturmaktadır.
  • Rus hükümeti 1999 yılında 14.000 kadının partnerleri ya da akrabaları tarafından öldürüldüğünü tahmin etmektedir.
  • Dünya Sağlık Teşkilatı kadın cinayet kurbanlarının neredeyse % 70'inin erkek partnerleri tarafından öldürüldüğünü rapor etmiştir.
Kadına yönelik şiddet küçültülmüş bir dünyada, 1000 kişilik bir küresel köyde nasıl görünürdü sorusuna Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü, hükümetler ve hükümet dışı örgütlerin istatistiklerine dayanılarak ortaya çıkan sonuçlar:
  • Nüfusun beş yüzü kadın (%50) - Aslında 510 olacaktı ama 10 bebek cinsiyet kökenli kürtaj nedeniyle hiç doğamadı veya ihmal sonucu bebekken öldü.
  • 300 kadın Asyalı
  • 167 kadın tüm hayatlarının bir noktasında dayak yemiş veya bir başka şiddet türüne maruz kalmıştır.
  • 100 kadın tecavüz veya tecavüze teşebbüs kurbanı olacaktır.
Çocuklarla ilgili olan kısma ise girmek istemiyorum.. O kadar kapsamlı ki bu konu böyle küçük bir yazı içine sığdırmak mümkün değil.. Gerçekten zaman ayırmalı ve konuyla ilgili okumalısınız.. Felaketin derecesini ancak böyle anlayabilirsiniz..

Bunları okudukça düşündüm.. Hep susuyoruz.. Biz kadınlar susmayı ve üstünü örtmeyi tercih ediyoruz.. Bundan bir kaç ay önce okula gelirken tacize uğradım ben.. O anda kendimden hiç beklemediğim bir tepki verdim ve dönüp saldırganın yakasından çekiştirmeye başladım.. Bir taraftan da var gücümle çığlık attım.. Bana yumruk atıp kaçtı ve bu sırada telefonunu düşürdü.. Ayrıca o sırada olay yerinden geçmekte olan bir beyefendi (Ahmet Bey)arabasıyla tacizciyi takip etmiş. O çok duyarlı kişi saldırganın motorsikletini keşfetmiş ve başına abisini bırakarak benim yanıma gelmiş.. Telefon numarasını bıraktı ve yine kontrole gitti.. Bu sırada polis geldi, ben hastaneye giderek darp raporu aldım ve polise gidip ifade verdim.. Bu sırada saldırgan yakalandı.. Düzgün görünümlü bir tipti (saldırganların illa ki hırpani, maganda kılıklı tiplerden çıkacağı yanılgısına asla düşmeyin).. Ve orda yüzüme baka baka "sadece tanışmak istedim" dedi.. Polis çok yardımcı oldu ve ben biraz olsun rahatladım.. Şahidim olarak Ahmet bey de gelip ifade verdi.. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır.. En azından hala duyarlı, yardımsever kişilerin varlığına inanmamı sağladı.. Dava açılacaktı.. Açılmış olmalıydı.. Neler oldu bilemiyorum.. Çünkü bu işin peşine düşmek istemedim.. .Mahkemeye gitmek, onunla bir daha karşı karşıya gelmek, bu olayı tekrar tekrar yaşamak istemedim.. Kapansın istedim.. Hata ettiğimi biliyorum.. Daha güçlü olmalıydım evet.. Çünkü daha yeni aynı yerde bir taciz olayının daha yaşandığını öğrendim..Yine okuldan bir kıza.. Ama hala önlem alan kimse yok..

Hepimiz buna benzer şeyler yaşıyor ve susuyoruz.. Peki ya aileleri, kocaları tarafından kimi zaman töre, namus gibi saçma nedenlerle kimi zamansa neden bile uydurmadan dövülen, öldürülen kadınlar..

P.S. Resimlerin tamamı burada..
P.S. Bu ara konuya duyarlılığım artması son okuduğum kitap sanırım.. Okunuz mu bilmiyorum ama okumadıysanız öneririm.. "Ejderha Dövmeli Kız"

11 Ocak 2011 Salı

Ben artık adı "Earl Grey" olan biriyle evlenmek istiyorum:))


Dün kütüphaneye yeni gelmiş filmleri talan ederken buldum onu.. Animasyon olması, kapağındaki bana Tim Burton'ı hatırlatan karakterler ve adı bana öyle cazip geldi ki.. Koşa koşa eve gittim ve bir solukta izledim Mary ile Max'in hikayesini.. Çok güldüm (öyle güzel replikler var ki) ve çok ağladım.. 



 İşte kıskanılası insanlardan biri daha.. Nasıl yapıyorsun böyle şeyleri ha nasıl nasıııl????

Mary and Max, 2009 yapımı "stop motion" bir animasyon.. Adam Elliot tarafından yazılmış ve yönetilmiş.. Sırf çekimi 13 ay sürmüş.. Toplam yapım süresi ise 5 yılı bulmuş.. Mary'i Toni Colllette, Max'i ise Philip Seymour Hoffman seslendirmiş (Eric Bana da kısa bir rolü olan Damien'ı seslendirmiş).. 


Mary'nin annesi Vera.. Bir bardak çay her şeyi çözer (özellikle o çay fincanıyla kamufle ettiğiniz şeri ise:) Düğme yerine neden mandal var paltosunda? Cevabı filmde:)


 Mary adı Earl Grey olan biriyle evlenip bir şatoda yaşamak istiyor:)))



Mary Avustralya'da yaşayan 8 yaşında, alnındaki doğum lekesinden muzdarip, alay konusu, yalnız bir kız.. Annesi ayyaş, babası ise çay poşetlerine ip takma işinde çalışan ve en bütük hobisi ölü kuşları doldurmak olan ilginç biri..  Anlayacağınız ilgisiz bir aile.. Bebeklerin Amerika'da nasıl olduklarını (çünkü Avustralya'da bira bardaklarından çıkıyorlar:) merak ettiği için rastgele seçtiği birine mektup yazmasıyla başlıyor her şey.. Mektubun alıcısı Max adında bir New York'lu.. Max 44 yaşında, sorunlu, obez ve yalnız bir adam.. İkisinin pek çok ortak yönleri var.. İkisi de çikolataya bayılıyorlar mesela..(Hatta Max'in favori yiyeceği çikolatalı sandviç.. İsterseniz tarifini verebilirm:))


 Max'in favori yiyeceği çikolatalı sandviç:))


Film boyunca birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediklerini izliyoruz.. Evet bir animasyon izlediğimiz ama yalnızlık, ölüm, intihar, arkadaşlık, hatalar, vefa üstüne bir animasyon.. İçinizi karartmıyor asla.. Ama gözyaşları içinde kahkahalar atıyorsunuz.. 

Bir de o kadar çok ayrıntı var ki.. Mekanlar, karakterler.. Bir ara "Breakfast at Tiffanys" filminden fırlamış bir Audrey Hepburn gördüm:)))) Eminim pek çok şeyi kaçırdım.. En az 5 kez daha izlemem lazım:))) 

Son olarak filmden bazı replikler:

  • Maalesef Amerika'da bebekler kutu koladan çıkmıyorlar. dört yaşındayken anneme sormuştum. yahudilerin hahamların kuluçkaya yattığı yumurtalardan çıktıklarını söyledi, eğer yahudi değilsen katolik rahibeler kuluçkaya yatarmış. eğer ateistsen yalnız pislik fahişeler kuluçkaya yatarlarmış.
  • My mouth hardly ever smiles but it does not mean i am not smiling inside my brain.
  • ''i'd prefer to live somewhere much quiter, like the moon. i don't like crowds, bright lights, sudden noises or strong smells.
  • Seni affediyorum çünkü mükemmel değilsin.
  • When I was young, I invented an invisible friend called Mr Ravioli. My psychiatrist says I don't need him anymore, so he just sits in the corner and reads. 
  • Butts are bad because they wash out to sea, and fish smoke them and become nicotine-dependent.  
  • I have also invented some new words. "Confuzzled", which is being confused and puzzled at the same time, "snirt", which is a cross between snow and dirt, and "smushables", which are squashed groceries you find at the bottom of the bag. I have sent a letter to the Oxford Dictionary people asking them to include my words but I have not heard back. 
P.S. Eric Bana Avustralya'da yaşayan bir Yunanlı göçmenmiş.. Seslendirdiği Damien gibi:))
P.S.S. Mary'nin özrü beni bitirdi.. Sanırım arkadaşlık biraz da kırdığın kişiden (sen bunda kırılacak ne var ki desende) özür dileyebilmek..
P.S.S. Bir ara Mary'nin bir sahnesinde Pink Matini'den Que Sera Sera şarkısı çalıyor.. O sahne bile bunalıma girip hayatı daha çok sevmenize yeter.. 
P.S.S.S. Bunalıma girip hayatı daha çok sevmek biraz tuhaf geliyor olabilir.. Ama izleyin ne demek istediğimizi anlayacaksınız..
P.S.S.S.S. Adam Elliot'um Akademi ödüülü bir kısa animasyonu var.. Harvie Krumpet.. Buna da bayıldım.. Zaten çok benzer yönleri var..

5 Ocak 2011 Çarşamba

Değmeyin Keyfime...:)

Ben burayı günlük mü sanıyorum acaba?:)))) Neden olmasın canım.. Madem ki sevdiğim, sevmediğim her şeyi paylaşıyorum, hayatımı paylaşıyorum..Şu an çok çok keyifliyim bir kere.. Eve gelir gelmez temizlik yaptım.. Evim gıcır gıcır, hiç olmadığı kadar derli toplu.. Üstelik ne yıkanacak çamaşır var ne de ütülenecek.. Temizliğin üstüne süper bir kırmızı lahana salatası yapıp yedim.. Şimdi de çayımı yudumlaya yudumlaya bu satırları yazıyorum ki değmeyin keyfime:)))

Bu ara neler neler oldu? Yeni yıla pek güzel girdim.. Hediyeler aldım, hediyeler verdim.. Aldığım en güzel hediyelerden biri SARTORIUS"tan geldi.. Her sene mutlaka bir hediye yolluyorlar ve bunlar hep çok ince düşünülmüş şeyler oluyor.. Bu sene de şöyle bir şey geldi.. Mektup yazma çalışmalarına başlama zamanı..


 Mürekkebiyle beraber çok şık bence..



 Vee adıma düzenlenmiş kağıtlarla zarflar..



Sevgili Ajan bana bu güzel şeyi almış..



Mum konacak içine.. Severim böyle şeyleri.. Kendisine yer arıyorum..Ayrıca Glögg diye bir şey getirmiş bana.. Henüz içemedim.. Alkol oranı çok düşük, %2.. Baharatlı olduğunu biliyorum, bir de ısıtıp içmem gerektiğini.. Ama henüz keyfine varamadım..



Bunun dışında fotoğrafını çekemediğim bir kazağım oldu.. Bir de fotoğrafını koyamayacağım bir hediye.. Benim siyah-beyaz, büyütülmüş bir fotoğrafım..:) 


Cumartesi gezildi tozuldu.. Ufak da olsa alış veriş yapıldı elbet.. Eve boş dönmek yok.. Ama bunu ne kadar beğenmiş olsam da ben almadım.. Hediye edildi tarafıma:))))))



Haftasonunun kalanı çalışmakla geçti..  Ben doktora yapıyorum biliyorsunuz.. Biliyor musunuz?? Neyse, proje yazmam gerek bu ara Ser ile.. Ayrıca ikinci altı aylık raporlarımızı da vermeliyiz.. Bu arada deneylere devam edilmeli.. Bunlar tüm zamanımızı alıyor olmalı aslında.. Ama son üç gündür pek öyle olmadı benim için..Maalesef yirmilik dişlerimden biri daha çekildi.. Diğer ikisi ameliyatla alınmıştı.. Öyle dikişler vs.. Bu defa normal çekildi ama o bile beni düşürmeye yetti.. 

Bunun dışında biz artık yemeğimizi kendimiz hazırlıyoruz okulda.. Bu yüzden alışverişe çıktık salı günü.. Ama ben durur muyum? Çok beğeniyordum, indirimde olduğunu görünce dayanamadım aldım:)


Bir de şu toprak rengi ojelerden aldım.. Bir tane vardı aslında bende..Ama bu daha koyusu..


Evet konumuza geri dönecek olursak; bu ara çok sağlıklı besleniyoruz.. Salata yapıyoruz öğlenleri (hatta ben brokoli sevmeye başladım.. Ajanın annesinin yaptığı müthiş brokolili, patatesli, beşamel soslu şaheserden sonra..). Hem ben de artık ara öğünlerini atlamayan biriyim.. Bu da beni çok mutlu ediyor..

Ayrıca daha çok su tüketmeye başladım.. Matara aldım kendime.. Evden çıkar çıkmaz susayanlardanım.. Çıkar, otobüse biner, susuzluktan ölürüm.. Çok işime yaradı doğrusu..


Veee süper bir keşif yaptım.. Bundan bir kaç hafta önce oldu ama ancak şimdi koyabiliyorum.. "Denedim memnunum" durumu aslında bu.. "Doğadan" yeni çıkarmış.. Serinin adı gördüğünüz üzere "Büyülü Bohça".. Gerçekten bohça.. Torbası bildiğimiz çay poşetleri gibi değil.. Tül gibi, şeffaf.. Ben kuşburnu çayını denemek için aldım.. Bir kere meyveleri görüyorsunuz, toz değil.. Su dökünce üstüne, ağırlıkla bohçaya dönüşüyor.. Etiketi sıkma aparatı olarak kullanıyorsunuz.. Bin takla atmanıza gerek yok yani poşeti fincandan çıkarmak için.. Hepsinden önemlisi de çok lezzetli.. Ben bayıldım.. Siz de bayılın:))))) 



Bugün de kütüphaneye uğradım yine.. Ejderha Dövmeli Kız'ı aldım.. Okuyalım bakalım..


Sizin yılınız nasıl geçiyor acaba? Benim ki gördüğünüz gibi hızlı başladı.. Tek istediğim böyle devam etmesi:))))




Mutluluklar:))))

4 Ocak 2011 Salı

İstanbul Hatırası...

Okuyup bitireli çok oldu.. Yazmayı da istedim ama nedense bir türlü elim gitmedi.. Ahmet Ümit'ten bahsediyorum.. İstanbul Hatırası..

Benim Ahmet Ümit'le tanışmam geçen seneye dayanır.. Okulun kütüphanesinin en gedikli müşterisi benim.. Daha açılmadan, sabahın köründe kapısına dayandığımdan temizlikten sorumlu teyze bile benim bu kütüphaneden çıkmaz halimi diline dolamış durumda.. Ahmet Ümit kitapları da bol kütüphanemizde.. Ama okumuyordum ben.. Hep ilgimi çeken başka şeyler oluyordu.. Derken furyaya kaptırdım kendimi.. Sis ve Gece ile başladım.. Patasana, Çıplak Ayaklıydı Gece, Kar Kokusu, Kavim, Beyoğlu Rapsodisi, Bab-ı Esrar.. Kimini beğendim evet ama genel olarak benim edebi zevklerimi tatmin edemiyor maalesef.. Hele ki suçluyu tahmin edersem tam bir hayal kırıklığı.. Bununla beraber genel olarak iyi vakit geçirten kitaplar yazıyor Ahmet Ümit.. Çok yormayan, sürükleyici.. "Beyoğlu Rapsodisi" hikayenin her yerine Beyoğlu ile ilgili küçük bilgiler serpiştirildiği için favori Ahmet Ümit kitabımdı.. Bu yüzden "İstanbul Hatırası" da ilgimi çekiyordu.. Aldım alıyorum derken sonunda kütüphanemize geldi de okuma fırsatına eriştim..

Aslında sıradan bir Ahmet Ümit romanı.. Kimi yerde gereksiz konuşmalar, açıklamalar.. Çok erken tahmin edilen bir son.. Ama zaten çok büyük beklentilerim yoktu.. Vay beee dedirtmedi..Demeyi beklemiyordum da.. Yalnız hakkını vermek lazım.. Üzerinde çalışılmış, emek verilmiş bir roman.. En sonda kullanılan kaynaklar bile sıralanmış.. Şehrin tarihi ile ilgili gerçekten öğrenmeyi isteyeceğiniz, hatta abartalım; hepimizin bilmesi gereken bilgilerle dolu.. Mesela ben Cervantes'in (evet benim Don Kişot'umun Cervantes'i) Süleymaniye Camii yapımında çalıştığını bilmiyordum.. Öğrenmiş oldum.. Belki vasat bir polisiye, vasat bir roman.. Ama dolu dolu bir şehir bilgisi var içinde.. Kısacası zaman geçirmek için ideal.. 565 sayfalık bir eğlence:)) Yapın çayınızı, çekin battaniyenizi oooh keyfinize bakın:))

Not: Madem Ahmet Ümit'i çok da beğenmiyorsun neden ısrarla okuyorsun? demeyin.. Çok çok kötü olmadıkça ben okurum.. Sırf merakımdan da olsa okurum.. Hatta ne bulsam okurum.. Beğenmesem de yazara her seferinde bir şans daha veririm.. Bu defa nasılmış bakalım diye..

30 Aralık 2010 Perşembe

Ve Hayat Sus Dedi Artık!!

Sanki bu bir gelenek.. Elbette yeni yıl listelerinden bahsediyorum, ve geçmişle yüzleşmelerden.. Her sene yılın bu zamanı insanların içine düştükleri telaştan.. Alınan yeni kararlar, yapılan planlar, değişim çabaları, gazetelerde astroloji köşelerinin peşine düşüp yeni bir yılda başımıza gelecek güzel şeylerin erken gelen haberleri, umutlar ve evet umutlar.. Korkuyoruz sanki her biten yıldan.. Bitiyor ya bir telaştır alıyor bizi.. Bir sene daha geçmişken öylece;  yapılmamışlar, hevesler, içimizde kalanlar sarıyor her yanı.. Ve yeni başlangıçların umudu.. Bir şans daha tanıyoruz kendimize.. Bir haftalık şanslar.. Bir hafta sonra unutuluyor bütün bunlar.. Hemen alışıveriyoruz yeni yılın sıradanlığına.. İşte bir Ocak daha.. Sıradan bir iş günü, sıradan yorgunluklar, sıradan eğlenceler.. Ve hep çok zamanımız var nasılsa yaşamaya.. Yeni bir Aralık gelene kadar rahatız ya..

Ve ne acıdır hepimiz biliyoruz aslında zamanımız falan olmadığını.. Her gidenin peşinden anlıyoruz bunu ve elbet unutuyoruz yine bu acı gerçeği.. 


Var mı yeni yıldan bekledikleriniz? Belki istekleriniz? Var benim, sadece bir tane.. Ne mi? Kararlı olmak istiyorum ben bu yıl.. 2010 geçmişte kalsın tamamen.. Sanki hiç yaşanmamış gibi başlamak istiyorum bu yıla.. Kötü geçtiğinden değil.. Aksine çok neşeli, çok karışık, çok şaşırtıcı, çok heyecanlı bir yıldı.. Her şey vardı içinde.. Bu sene de olsun.. Her şey güzel olsun.. Tamam ama ben gerçekte bu yıldan beklemiyorum birşeyler.. Kendimden bekliyorum.. Kendimden istiyorum..


Hepimize aradığımızı bulduğumuz bir yıl diliyorum.. Doya doya yaşayacağımız bir yıl.. Herşeyin delicesine yaşandığı bir yıl.. Bu yıl sıradan iş günleri, sıradan arkadaşlıklar, sıradan eğlenceler olmasın.. Değiştirin kendinizi, çevrenizi ve bu gelen yeni yılı..


22 Aralık 2010 Çarşamba

Bu akşam..

Bu akşam pek havamdayım sanırım.. İkinci postu yazdığıma göre:)))) Aslında çok başım ağrıyor.. Yemek yerim geçer sandım, geçmedi:(

Böyle zamanlarda ağrı kesici/kahve ikilisi imdadıma yetişiyor.. Sıcak koyu bir kahve yaptım kendime.. Ağrı kesici de alınca her şey tamam olacak.. Bir saate kesecek ağrıyı..

by ZoeWieZo

Yanlış anlamayın ama.. Asla önermiyorum.. Sakın yapmayın.. Ben de sadece çok mecbur kalınca yapıyorum ki bu akşam dayanamıyorum artık..

Şimdi üstüme battaniyemi alıp film izlemeye dalmak istiyorum.. İki film var elimde.. Biri Peter Sellers'ın oynadığı Naked Truth.. Diğeri ise Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca.. Sızmadan izlerim umarım.. İyi geceler..

Ah be..

Sizi bilmem ama ben yoğun olmayı severim.. Hayatımın her döneminde böyleydi.. Üniversite hayatımda haftanın 7 günü okula giderdim.. Üstelik evim çok uzaktı.. Her gece geç saatlerde eve gider kısacık uykular sonrasında sabahın köründe yine yollara düşerdim.. Hatta bir ara yorgunluktan bunalıma girmiştim.. 

Şimdi öyle değilim sanki.. Çok yoğunuz bu bir gerçek ama eve gelip yatmaktan başka düşündüğüm şey yok.. Zor geçiyor günler evet.. Yapılacak tonla iş var.. İş çok oldukça içten içten sevinip dıştan dıştan söyleniyorum..

 Labımızın küçük bir kısmı:)

 Ben kendimi petrilere adamışken:)

Bu ise benim zavallı, çilekeş masam:)

Ama iş dışında bir şey yapamıyorum.. Bir tek film izleyip, kitap okuyorum.. Bir de bunları yaparken örgü örüyorum.. Sonra cup yatağa.. Hatta erken yatmazsam dinlenemem diye korkuyorum.. Bu da can sıkıntısı yapıyor ben de.. Bunalıyorum.. Ben bir kaç işi birarada yapmıyorsam eğer performansım düşer.. En ufak işi yapamaz olurum.. Korkuyorum kendimden..

Böyle işte.. Anlayacağınız kendimden sıkılmış durumdayım.. Sanırım biraz değişiklik gerek bana.. Evet evet kesin değişiklik gerek..:))

Not: Bu ara bir de Ahmet Ümit okuyorum.. İstanbul Hatırası.. Bu kadar iş olmasaydı eğer 3 günde 20 kere bitirmiştim, öyle sürükleyici:))) Daha sonra bahsedeceğim elbet:)

Bir deeee  Ben bu versiyona bayıldım:))

Bir deee öptüm hepinizi..


Bir dee iyi ki kitaplar var.. Onlar da olmasa napardım..